litte fabien etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
litte fabien etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2014 Salı

geç kalmıs bir post: 2014'ün en güzel festivali ödülünü Chill-Out Festival'e verdim, haberiniz olsun. So FAR sO GooD BebEk!

Yaz demek festival demek! EVET!



Benim ilk hatırladığım festival H2000'di. Aman Allahım, ne heyecan ne şamataydı:) Arkasından sayısız konser ve festival  geldi. Hepsine milli maça çıkıyormuş gibi hazırlanarak gittiğimiz çağlardaydık. Garbage, Alanis Morisette, Iggy Pop u hep bu hormonlarla dinledik, tepindik, pogo yaptık. Sonraları (artık her sene klasik hale gelen) konserlerde nefes nefese kalan bedenlerimizi festivallerde dinlendirmeye bıraktık.
Son birkaç senedir festivallere bebeklerimle katılıyoruz:) Artık gittiğim çoğu yerde benimle beraberler:)

Mayıs'ta  Lounge Fm'in düzenlediği Chillout Festival'deydik. Kelimenin tam anlamıyla muhteşemdi. Başta Orkun Bozdemir olmak üzere tüm ekibin enerjisi o kadar yüksekti ki festivalden sonra konuştuğum çoğu arkadaşım Chillout Fest.'in kendini diğer festivallerden ayıran birçok özelliği olduğu konusunda hemfikirdi...

Muhteşem bir gün, masmavi gökyüzü, yemyeşil bir orman, harika müzik. İşte o günden kareler:

The first festival I remember was H2000. oh dear! What a thrill and uproar was that. Many festivals and conderts tagged behind of it afterwards. We were joining each one of them. Garbage, Alanis Morisette, Iggy Pop... all we listened with same youthful excitement. Then we realised thet festivals are our new way to relaxing our bodies. Since the past couple of years, I'm attending to fests. with my dolls:)They're with me most of the time:) On May, we were at Lounge Fm's Chill Out Fest. It was awesome literally. Orkun Bozdemir's (in the first place) and all crew's energy was inspired. After the fest. many of my fellows were agree that Chill-Out Fest was better then the others. Perfect day, blue blue sky, verdant woods, great music. Here are the photos from that day:









Share:

Nazlı Fabien

Chill-Out Festival'de tanıştığım harika insan Atakan ipuçlarını verdi, bana yolu çizmesi kaldı. İşte Nazlı Fabien ve hikayesi:
 
 
 
Nazlı yaşıtlarına göre sakin bir kızdı.  Ama hayal gücü çok genişti. Mesela küçükken, çay saati oyunlarındaki hayali çayları içmek yerine o anların resmini yapmak hoşuna giderdi. Kreşte bahçe izinlerinde toprakta çıplak ayaklarla koşmaktansa toprağa elleriyle dokunup oynamayı severdi, topraktan bir dünya yaratırdı. En çok da annesiyle mutfağa girdiğinde sevinirdi. Diğer çocukların dolaptan kırmadan 2 tane yumurtayı tezgaha koymayı marifet sandıkları zamanlarda Nazlı, deneysel yemek yapma fikirleriyle tanışıyordu. Henüz yaptığının yemek yapmak olduğunu bile bilmeden. Yani çok küçükken. ..Ne kadar mı küçükken: Mesela Fırını yakmak denildiğinde içine yanan kibrit çöpü atmayı deneyecek kadar. Bir gün annesi misafirleri için ona verdiği malzemelerden canının istediği bir şeyi yapmasını istemişti. Nazlı için o gün hala dün gibi canlı. Annesinin gözlerinin içine az sonra 100 metre engelli koşacak bir atlet gibi baktıktan sonra boyunun yetmediği tezgâha ulaşmak için tabureye çıkmıştıJ. O gün elinde annesinin verdiği kaşar peynirleri, zeytinler ve çileklere bakarken hissettiği mutluluğu yıllar sonra yeniden hissetmesine ise tam 11 sene vardı… Dakikalarca küçük bir uğur böceği gibi mutfakta sektikten sonra küçük bir tabakla annesinin yanına geldi. "Sence severler mi" diye sordu annesine? Sence severler mi”…  Annesi ne diyeceğini bilemedi bu soruya. Donup kalmıştı adeta. Oyalansın diye kızının eline tutuşturduğu yiyecek parçaları  bir masala dönüşmüştü..Gülümsedi annesi, başını salladı, bir de fotoğrafını çekiverdi alelacele:
 


Yıllar geçiyordu. Her geçen yıl biraz daha değişim demekti. Uzayan saçlar, değişen kıyafet bedenleri, küçük gelen ayakkabılar, büyüyen sınıf numaraları, sorgulayan bakışlar, “neden böyle” diye sormak demekti. Nazlı da diğer çocuklar gibi sorarak ve cevapları anlamayarak geçiriyordu bu yılları. Erkek kardeşi o sene çalışmak için Amerika’ya gitmişti. Bundan sonra Güney Dakota’da bir inşaat firmasında çalışacaktı. Nazlı’da annesinin ısrarıyla birkaç aylığına kardeşinin yanına gitmek zorunda kalmıştı. Oysa onun yüreğinde fırtınalar kopuyordu. Artık bir genç kızı taşıyan ruhu ona dar geliyor başını alıp gitmesini söylüyordu : Çin Seddi'ni gör, zebralarla yarış, Ganj Nehri’nde yıkan, Machu Picchu’da dolaş, kutup ayılarıyla arkadaş ol, kuşlarla danset diyordu. Bunların biraz daha beklemesi gerektiği düşüncesi onu kahrederken Amerika’nın yolunu tuttu.
 
Günler karanlık bir yolda yürür gibi geçerken Amerika'da insanlar her akşam televizyonlarının başına kilitleniyordu. Bir süredir meşhur tv kanallarından bir tanesinde sunucu sanki bütün bedenini yırtarcasına bağırıyordu.

"dünyanın en iyi aşçıları!!! "
"muhteşem yemekler!!! "
"dünyanın 1 numaralı yarışması!!! "


"Ödül tam 500.000 usd, evet yanlış duymadınız tam 500.000!!!

Ve arkasından kıyamet gibi yükselen alkışlar... O para ile neler yapılırdı. Babasının bütün borçları biterdi, kara bulutlar dağılırdı. "Sence ben kazanabilir miyim" dedi ürkek ama karalı bir sesle kardeşine." Mutfağı senden daha iyi bildiklerini hiç sanmıyorum. Senden öğrenecekleri çok şey olmalı "dedi gülümseyerek. Kardeşinin de yardımıyla kendinden bahseden bir mail attı, bir de fotoğrafını ekledi. "GÖNDER" tuşuna bastı. İşte yıllardır üzerini pamuk gibi örten kabuğundan böylece çıkıyordu. Birkaç gün sonra yarışmadan bir mail geldi, Jüri bir Türk yarışmacı fikrinin yarışmaya renk katacağını düşünmüştü.


Bir kaç gün sonra kocaman bir stüdyoda buldu kendini. Hemen sağında şişman, kıvırcık saçlı, kahkahalarıyla masayı titreten bir kadın vardı. Kibar görünmeye çalışarak elini sıkan kadın "Merhaba tatlım" dedi, "ben Susan, çantanı toplamaya başlasan iyi olur".Arkasından da kahkahayı patlattı. Nazlı yutkundu ama elini sıkıp kadını selamladı. Solunda simsiyah rengi teni terden sırılsıklam olmuş gözlüklü, kendinden emin görünmeye çalışan kendi yaşlarında bir çocuk vardı. O da Nazlı'ya döndü başıyla selam gibilerinden bir işaret yapıp kafasını çevirdi. Makyözler yarışmacıları pudralamak için stüdyoya girdiklerinde ortadan kaybolmak istiyordu. Hemen hemen hemen. O sırada telefon çaldı. Arayan kardeşiydi.. " lütfen unutma ne olursa olsun istemediğin bir şey yapmak zorunda değilsin. Seni çok seviyoruz ve ne olursa olsun her zaman yanındayız.. Telefonu kapattı. Gözleri doldu. Gitmiyorum, buradayım, bu mutfak benim evim, hiç bir yere gitmiyorum dedi kendi kendine.

Yarışma 3 bölümdü, 3 kişiydiler ve her iki yarışmacı da son derece inatçı görünüyordu. Nazlı ilk bölümde jüriyi hayretler içinde bırakmıştı. Deneysel tatları yaratıcı zekâsıyla birleştiriyor adeta bir şaheser yaratıyordu. İkinci bölümde Susan kendine rakip olarak görmeyi reddettiği bu genç kızdan korkmuş olsa gerek ki son anda biten tatlı tabağının üzerine zeytinyağı şişesi dökmüştü, yanlışlıkla tabii. Ama Nazlı gülümseyerek, kıvrak zekâsı ile bu durumu lehine çevirmeyi başarmıştı. Yarışmanın finaline geldiklerinde herkes gergindi."ŞAŞIRT BENİ". Bölümün adı buydu. Malzemelere hızlıca göz attı. Biraz ondan biraz bundan alıp tezgahına koydu. 1 saati vardı. Hızlıca ocağı açtı. İşte yine oradaydı. Hiç kimsenin giremediği en yüksekteki tapınağında yalnızdı. Malzemelere bir sanatçı hassasiyetiyle şekil verirken, jüri üyeleri de dikkatle bu mahcup Türk kızını izliyorlardı.

Son 5 dakika… Tabağına uzaktan son kez bakıp üzerine bir fesleğen yaprağı iliştirdi.. İşte bitti! Hızlıca arkasına yaslandı. Jüri üyeleri 3 yarışmacıyı da yanlarına çağırdı. Önce yarışmanın heyecanıyla 2 kat kızaran Michael’ın tabağına doğru gidip tadına baktılar. “Hımmm, hiç fena değil Michael” diye mırıldandı sol elinde devamlı bir dolma kalem sallayan jüri üyesi.. Arkasından da nedensiz, yüksek bir kahkaha atıp Suzan’a döndü. Suzan kendinden o kadar emindi ki onların gelmesini beklemeden kendisi gülümseyerek jürinin yanına gitti, tabağından bir kaşık alıp onlara tattırdı. Jüri üyeleri bu cesur kadının tavırlarından etkilenmişe benziyorlardı. Susan yerine geçip giderken, zafer kazanmış bir komutan edasıyla Nazlı’ya gülümsedi.
Ve sıra Nazlı’ya geldi. Kamera yavaş yavaş tabağını göstermeye başladı. Kardeşi de, stüdyoya gelmiş, bir köşede sessizce bekliyordu. Stüdyoda derin bir sessizlik vardı. Jüri üyeleri Nazlı’nın yanına yaklaşıp tabağına baktılar. Gözlerindeki şaşkınlık ifadesi görülmeye değerdi doğrusu. Şuana kadar yapılan hiçbir yarışmada bu kadar zarif bir tabak görmemişlerdi çünkü. Bir anlık duraksamadan sonra kameralara doğru gülümseyerek tabaktan birer kaşık aldılar. Hiç bir şey söylemeden geçen 30 saniye Nazlı’ya bir ömür gibi geldi adeta. Sonra birkaç adım geriye gidip kendi aralarında konuşmaya başladılar. Nazlı'nın heyecandan titreyen avuçlarının aksine salon buz gibi sessizdi..

Birkaç dakika sonra içlerindeki en yaşlı jüri üyesi kameralara döndü:

-Bayanlar baylar diye söze başladı. Bugün, bu yarışmanın finalinde, mutfak kültürünü bizlere sil baştan öğreten biriyle tanıştık.  Bugünün tarihini bir yerlere not etmenizi istiyorum çünkü 3. Yılını doldurduğumuz yarışmamız süresince ilk defa yemek tabaklarının sessizliğini bozan, harikulade tasarımıyla bizi büyüleyen, tadıyla aklımızı başımızdan alan bir kişiyle tanışmanın gururunu yaşıyoruz. İtiraf etmeliyim ki ilk zamanlar yarışmada farklı bir kültüre ait bir renk olacağını düşünmüştük hepimiz. Ama şu an görüyoruz ki bu genç arkadaşımızdan öğreneceğimiz daha çok şey var.

Bayanlar baylar, sizleri dünyanın yeni mutfak sanatları ustasıyla tanıştırmaktan onur duyuyorum.  Nazlı Elibol!
 Salonda müthiş bir alkış koptu. Tavandan konfetiler yağmaya başladı. Kardeşi dayanamadı yanına koştu. Nazlı mı? Nazlının gözleri doldu. Titremeye başladı Evet, büyük ödülü kazanmıştı. Ama bugün burada, milyonlarca insanın izlediği bu programda etrafa el sallarken, O 11 sene evvel annesinin karşısında elindeki kırık dökük malzemelerle duran utangaç çocuğu selamlıyordu. Hayatta herkes için üzerinden atlanması gereken yüksek duvarlar vardır. Tanrı vergisi bir yetenek ile donatılmış bu Türk kızı ülkesinden binlerce km uzakta, üstelikte bir yarışma programında içindeki aşılmaz sandığı duvardan atlamıştı işte.

Ödül parasını aldıktan sonra bütün borçlar ödendi, artık her şey eskisi gibi tanıdık güvenliydiJ. Artık özgürdü. Ruhu özgürdü. Uçup gidebilirdi artık. Havaalanında beklerken karşısındaki sevimli çift "bir fotoğraf çekilebilir miyiz" diye sordu. Nazlı gülümseyerek elbette dedi. Uzun boylu, çekik gözlü adam kamerasını üçünü de kadraja alacak şekilde ayarlayıp, GÜLÜMSEYİİN dediğinde Nazlı da aynı anda kameraya muhteşem bir gülücük attı. Biraz sonra kalkan uçağı için son anons yapıldı.
Evet, Çin Seddi’ni görmeye hazırdı artık :)
 

Share:

23 Mayıs 2014 Cuma

'Büyük Göç' başlıyor : Chill-out Festival 2014 Istanbul

Chill-Out Festival Istanbul  2014, 25 Mayıs Pazar günü Belgrad Orman'larında düzenlenecek:
 
 
Dileyenler için servis imkanı da var:
 
 
Festival'in Line-Up'ında ise birbirinden imginç isimler bulunuyor, hımm, kısaca göz atalım:)
 













 
 

 
 

Share:

28 Nisan 2014 Pazartesi

Watch


Bu videodan çıkartılacak sonuç hangisidir? :
1- Sanatçı, katı ve değişmez zamanın ruhunu ekspresyonist ve dadaist bir yaklaşımla sürrealist bir şekilde ele alarak lirik bir bakış açısı geliştirmiştir.
2-Sanatçı abartmıştır (abartmak kelimesini argo şekliyle yazdığımı hayal ediniz ve ağzınızı doldurarak söyleyiniz).
Share:

9 Mart 2014 Pazar

29 Ocak 2014 Çarşamba

Derin & Cem Fabien : Wedding Story

 


Derin küçükken en sevdiği şey ablasıyla yengeç avına çıkmakmış. Tabii yengeç avı deyince aklınıza Bering Denizi’ndeki buzdağlarına rağmen hayatta kalmaya çalışan denizcilerin çıktığı vahşi yengeç avı gibi bir şey gelmesin. Bu sadece ablasının Derin’e yüzmeyi öğretmek ve denizi sevdirmek için oynadığı küçük bir oyunmuş. Çünkü Derin çok küçükken anaokulundaki öğretmeninin anlattığı Canavar Yengeç Bartalyan’dan çok etkilenmiş. Nasıl da kötülerin kötüsü bir yengeçmiş bu ve nasıl da acımasızmış! Damak tadı da berbatmış ayrıca: deniz deki her şeyi midesine indiriyormuşİşte bu berbat canavar yüzünden Derin denize girmeye korkar olmuş. E haksız da sayılmazmış hani. Sonraları ablası duruma el atmış ve annesinin şefkatli bakışlarını arkasına alıp:

- “Hadi bakalım Derin” demiş.

- “Bartalyan’a ve askerlerine hadlerini bildirmenin zamanı geldi!”
Zavallı ablası o andan itibaren her yaz Derin’den önce denize girer, etrafı kolaçan eden bakışlar atar, baktı Derin ‘den ses yok biraz daha ilerde Bartalyan’ın askerleriyle savaşır, kendini denize batıra çıkara adeta bir tiyatro oynarmış. Ablası tüm bu tiyatroyu yazıp oynarken Derin’de meraklı ve tedirgin bakışlarla O’nu izlermiş, taaki ablası kafasını sudan çıkarıp başparmağıyla  “tamam” işareti yapana kadar. Derin işareti görür görmez sevinçle suya atarmış kendini. Ablası olduğu sürece sorun yokmuş. Güvendeymiş yani

When Derin was a kid, crab fishing was her favourite. Not exactly like the hunters in Berring Sea who were trying to survive:) It was just a little game of her sister playing to make her love and learn to sea. Because Derin had adversely affected from the story called "Bartalyan: Giant Crab Monster" of her teacher told in the kindergarden once. What a horrible, evil, cruel crab was he!. And his taste was disgusting also: he was eating almost everything... Because this evil monster she had ran scared to go swimming. Afterwards, her elder sister took this situation in hand and said:
 
-"Come on Derin, it's time to cut him down to size!"
 
After that moment, her poor sister had began to swimming before Derin, she was taking a look around like she is watching, if still no move from Derin her sister was making herself like fighting with Bartalyan's soldiers by making herself looking like drowning in water. She was acting like a movie star, in fact:) While her sister acting this scene Derin was watching her with wondering eyes until she saw her sister's OK sign. When Derin saw the sign she was jumping into sea joyfully. It was no matter as long as she was with her sister, she was in safe. 
 
 


1989 senesinin Mayıs ayında Derin’e yine yazlığın yolları görünmüş ama bu sefer ablası yokmuş yanlarında, annesi ile beraber gideceklermiş çünkü çok çalışması gerekiyormuş ablasının. Ne kadar dil dökse, ağlasa, yalvarsa da ablasını getirtmeyi başaramamış. Günler öncesinden denizle ilgili kâbuslar görmeye başlamış. Rüyalarında tam denize girecekken Bartalyan’ın kendisini yakaladığını görüp çığlık çığlığa uyanıyormuş. Ama korkunun ecele faydası yokmuş tabii. Annesi ile beraber yola çıkmışlar. Ertesi sabah sahildelermiş. Derin simidini takmış denize bakıyormuş. İçinden bir ses girmemesini söylüyor diğer yandan başarabilirim diye düşünüyormuş. O  gün simidini bile ıslatmadan eve geri dönmüş. Ertesi sabah umutlarını yitirmiş, içindeki korkunun gölgesi büyümüş ve üzgün bir halde deniz kenarına gitmiş. Bartalyannnn….” diye geçirmiş içinden, senden nefret ediyorummmmm…” Hırsından gözünden bir damla yaş gelmiş. O anda iskelenin yan tarafında kendisine bakmakta olan çocuğu fark etmişÖnce oralı olmamış, çocuğun bakışını tekrar hissettiğinde ise göz ucuyla şöyle bir bakıp hemen kafasını çevirmiş. Bi dakika bi dakika! 2/c’deki Cem değil miymiş bu… Yerdeki midye kabuğunu almak için eğiliyormuş gibi yapıııp hop bakıvermiş çaktırmadan yine. “Evet, evet Cem bu, hiiiii, mahvoldum, şimdi okuldaki herkese beni gördüğünü söyleyecek, denize girmeye korkuyor diyecek, bittim ben” Oysa bu orta boylu, hafif tombul, gözlüklü çocuk uzun zamandır oradaymış, Derin’i izliyormuş; Bartalyan ‘dan ve daha birçok şeyden haberi varmış ve aslına bakarsanız hiçbirini kimseyle paylaşmaya niyeti yokmuş. Geçen yaz mesela; Derin kumsalda annesiyle kale yaparken bir dalga kovasını küreğini alıp götürmüş. Cem Derin’e görünmeden suya atlamış, kovayla küreği kaptığı gibi getirmiş, ama bir türlü vermeye cesaret edememiş, Derinin annesinin şezlongunun yanına bırakmış. Derin şezlonga gelipte, gittiğini düşündüğü kovasıyla küreğini oracıkta görünce dehşete kapılmış  adeta:  Kesin Bartalyan’ın  işi bu diye düşünmüş.. Zavallı Cemse plajın biraz ilerisindeki dondurmacının tezgahında durmuş şaşkınlıkla Derini izliyor, kovaları gördüğünde neden denize doğru koşup bağırdığını anlamaya çalışıyormuş.  Ondan evvelki sene  de benzer bir durum yaşanmış; O yaz Derin ticarete atılmaya karar vermiş, ablasının da yardımıyla evlerinin önüne, bir limonata standı kurmuş. İlk zamanlar pek iş yapamıyormuş doğrusu, çok üzüyormuş bu durum onu. Ama birkaç gün son sanki sihirli bir el değmiş gibi bütün limonataları satmış. Derin bunu ticaretteki yeteneğine bağlıyormuş ama aslında işin sırrı eğer limonataları almazlarsa diye Cem’in diğer çocukların kulaklarına söylediklerindeymiş.

On March 1989 Derin was going to seaside place again but her sister was not together with them this time, because she had to work very hard. She cried, screamed but couldn't manage to convince her sister coming with them. She had began to see nightmares about sea before days: The Bartalyan was grabing her in those nightmares. But you know cowards die many times before their deaths. They departed eventually with her mum. They were at the beach next morning. Derin was looking to the sea with her swiming ring. A strange sound whispering her not to swim inside of her, on the other hand she was hoping to manage, but nothing happened ,she backed home pensively. Next moring she was standing in front of the sea; she was scaring and angry at the same time: "Bartlayannnn..." she said ; "I hate youuuuu..." She shed a tear. Suddenly she noticed a guy staring at her. First she seemed careless but when she noticed his looks second time she looked at out of the corner of her eye to him "wait a sec., wait a sec.,Isn't he Cem from 2/c..." She leant like picking up a shield (which was an act) and looked him again and said " oh my god! this is Cem, now he will tell everyone at school that I'm scared of swimming, I'm dead now!" in fact this average-sized, chubbily wearing glasses boy was standing since long time, he was watching Derin, he was aware of Bartalyan and many more things and he wasn't intending to share any of it with somebody else. For example, last summer on the beach ; While Derin was making sand castles with her mum, a wave took away her stuff. Cem jumped i to the sea and draw it out ran to her to give. Bu he couldn't dare to give, just left next to her mum's sunbed. When Derin backed to her mother and saw her bucket and shovel she was terrified. She thinked that this must be Bartalyan! At that very moment poor Cem was watching Derin a few steps ahead, he was trying to understand why she had run to the sea and started yelling with anger. Similar situation had happened last summer. Derin had decided to gone into business last summer and she had opened a lemonade standin their garden with the help of her elder sister. The truth is she hadn't make succesfull sales at the begining which made her so upset. But, a few days later, she had sold all the lemonates! She had linked this succes to her talent about trading but the reals secret was the Cem who was threaten other kids unless they don't but her lemonates:)

 


Bir gün Cem çok hastalanmış. Ağır bir gribe yakalanmışmış. Doktorlar annesine yataktan hiç çıkmamasını, iğnelerini olmasını, ilaçlarını içmesini ve bol bol C vitamini alıp dinlenmesi gerektiğini söylemişler. Cemin ateşi ara sıra o kadar yükseliyormuş ki sayıklıyormuş adeta. Bir sabah evlerinin önünde ağlayan bir kızın incecik sesini ve erkek çocuklarının hoyrat gülüşmelerini duymuş.  Yoksa bu Derin’in sesi mi diye düşünmüş. Adeta sürüne sürüne yataktan çıkıp cama yönelmiş. Bir de bakmış ki Selim Derin’in can simidini patlatmış kıs kıs gülüyor, Yiğitse Derin'in bir anlık boşluğundan faydalanıp kaptığı dondurmasını iştahla yiyormuş. Derin ağlamaya başlamış, o kadar yalnız ve üzgün hissetmiş ki o an kendini, gözyaşları sicim gibi akıyormuş adeta. Cem’se çaresizlik içinde camdan olanları izliyormuş. Ateşler içinde yanıyormuş, sonra bir an için Derin’le göz göze gelmişler. Cem ilk defa utangaçlığını yenip Derinin gözlerine bakmış. Zamanın durduğunu düşündüğü o andan sonra tek hatırladığı  şey patlattığı can simidini Selim’e giydirmesi, dondurmayı ise Yiğitin elinden alıp kafasına şapka gibi bir güzel yerleştirmesiymiş. Çocuklar bir anda neye uğradıklarını şaşırmış, ağlayarak uzaklaşmışlar oradan. Ne var ki zavallı Cem'in hastalıktan zayıf düşmüş bünyesi daha fazla dayanamamış ve oracıkta düşüp bayılmış. Derin’se şaşkınlıktan donup kalmış, yıllardır bir kerecik bile konuşmadığı bu çocuğun kendisi için yaptıklarına inanamıyormuş. Koşa koşa eve gidip annesine haber vermiş, apar topar hastaneye gitmişler. Doktorlar Cemin yüksek ateş ve yorgunluk yüzünden hafif bir baygınlık geçirdiğini söylemişler, korkacak bir şey yok küçük hanım demiş doktor Derinin faltaşı gibi açılmış gözlerine bakarak. Cem ilaçlarında etkisiyle güzel bir uykuya dalmış. Birkaç saat sonra gözlerini hafifçe aralamış , hemen sağında annesi onun yanında da Derin duruyormuş! Rüyada mıymış yoksa! Gözlerini biraz daha açınca Derin’in ona gülümsediğini farketmiş, Teşekkür ederim demiş kulağına fısıldayarak.

One day Cem hald felt so sick, he had catched flu. Doctors told her mother to keep him warm, stayed in bed and take his medicines. He was feeling really bad. One morning, he heard a girl's voice mewling and the boys were laughing. He thought -Is that Derin's voice?- barely walked to the window side. When he looked out of the window he saw Selim smiling because he punctured Derin's swimming ring and Yiğit was eating Derin's ice cream ! Derin was crying; She had never felt herself lonely and upset untill now. Cem was watching everything from the window side. He was burning because of high temperature at the same time. Then, just for a tiny moment he had have her eye. For the first time he directly looked in to her eyes unblushingly. After that precious moment, Cem was remembering how he dressed swimming ring to Selim and how forced-feed Yigit to eat her ice cream. The kids had began to cry while they ran away. However Cem's weak body couldn't take all and lost his consciousness. On the other hand Derin had completely suprised, couldn't believe what this strange boy did for her as well as they had never talked before! She had gone to home immediately, told her mother and they had gone to hospital to see him. Doctors had told them Cem fainted because of his high temperature. After a few hours later Cem opened his eyes and saw Derin sitting next to her mother. Was this a dream? When he opened his eyes little bit more he realised that Derin was smiling and whispiring to him: thank you!








İşte böyle başlamış. Derin ve Cem hiç kopmamış birbirinden. Acıyı ve güzeli, iyiyi ve yanlışı beraber öğrenmişler. Bir gün büyüyüp evlendiklerinde birbirlerine söz vermişler: kalbimdeki çocuk sana emanettir diye… Gökten 3 elma düşmüş. Biri Derin’in biri Cem’in biri Bartalyan’ın başına.

This is how began everything. Derin and Cem never split up. They learnt everything together. When they grow up and get married they promised each other : -I'm trusting you with the kid in my heart. 3 apples fall from the sky, one for Derin, one for Cem, one for Bartalyan:)
Share: